Her Ramazan ayında değişmeyen bir soru dolaşır dillerde:

“Hocam, sakız orucu bozar mı?”

Yıllardır aynı soru. Aynı ton. Aynı yüzeysel merak…

İlk bakışta masum gibi görünür.

Oysa bu soru, daha büyük bir meselenin işaretidir.

Çünkü biz Ramazan’ın özünü konuşmak yerine, ayrıntıların etrafında dönüp durmayı tercih ediyoruz.

Oruç sadece yememek ve içmemek midir?

Eğer mesele bundan ibaretse, elbette sakız da konuşulur.

Ama oruç bundan ibaret değildir.

Oruç, insanın kendini tutabilme iradesidir.

Nefsine 'dur' diyebilme cesaretidir.

Mide sustuğunda vicdanın konuşmaya başlamasıdır.

Biz ise vicdanın sesini kısmış, sakızın hükmünü tartışıyoruz.

Belki de zor olanı konuşmak istemiyoruz. Çünkü zor sorular insanı rahatsız eder.

“Sakız orucu bozar mı?” diye sormak kolaydır.

Hakikati aramak cesaret ister; çünkü bazı soruların yükü ağırdır!

Mesela kim kendine özgürce şu soruları sorabilir:

Kul hakkı yedim mi?

Haksızlık karşısında sustum mu?

Bir yetimin hakkını görmezden geldim mi?

İhtiyaç sahibini görüp yolumu mu değiştirdim?

Ramazan, insanın kendisiyle yüzleştiği aydır...

Fakat çoğumuz yüzleşmek yerine oyalanmayı tercih ediyoruz.

İbadetin özüne inmek yerine sınırlarını zorlayarak açık aramanın peşindeyiz.

Aç kalıyoruz, evet.

Ama açın hâlini gerçekten hissediyor muyuz?

İftar sofraları kuruyoruz; peki israfın gölgesini fark ediyor muyuz?

Bir akşamda tükettiğimiz nimetlerin, bir başkasının haftalık rızkı olabileceğini düşünüyor muyuz?

Ramazan, sadece midenin değil kalbin de oruç tuttuğu zamandır.

Dil yalandan, göz haramdan, el haksızlıktan uzak durmadıkça; geriye yalnızca açlık kalır.

Belki de bu Ramazan, soruları değiştirme zamanıdır.

Sakızdan başlayıp vicdana varan bir yolculuğa çıkma zamanıdır.

Aç kalırken arınmayı, eksilirken çoğalmayı öğrenme zamanıdır.

Çünkü mesele küçük ayrıntılarda değil, büyük hakikatlerde saklıdır.

Ve belki de asıl soru şudur:

Biz mi oruç tutuyoruz, yoksa oruç mu bizi?