Bugün ahlak, Almanya’da yaşayan bir akraba gibi; yılda bir değil, neredeyse birkaç yılda bir uğruyor hayatlarımıza.

O da uğrarsa…

Hayatımız, kulağımıza okunan bir ezanla başlıyor; sonunda ise bir sela ile uğurlanıyoruz.

Peki bu ikisi arasında ne oluyor?

İnsan olabilmek için çırpınıyoruz ama çoğu zaman sadece nefes alıp veren varlıklardan öteye gidemiyoruz.

“İnsan olmak” dediğimiz kavramı da öyle hafife alıyoruz ki…

Gerçekten insan olmaya çalışanlar var, evet; ama bir de sadece biyolojik olarak insan olanlar var. Sayılarına bakınca hangisinin çoğunlukta olduğu da ortada.

Ahlak…

Dilimizden düşmeyen ama hayatımıza bir türlü girmeyen o kelime. Sakız gibi çiğniyoruz ama yutmaya, içselleştirmeye asla yanaşmıyoruz.

Oysa ahlak, hayatın kenarında köşesinde duracak bir şey değil; tam merkezinde olması gereken bir pusuladır.

Ama biz ne yapıyoruz?

İşimize geldiği gibi eğip büküyoruz. Ahlakı, çıkarlarımıza uygun kalıplara sokup adeta yeniden tanımlıyoruz.

Vicdan mı? Güya en büyük ölçümüz. Ama artık onu bile kandırmayı öğrendik. Yaptığımız her yanlış için bir bahane, her ahlaksızlık için bir “mantıklı açıklama” buluyoruz. Daha da kötüsü, o bahanelere alkış tutan bir kalabalık da her zaman hazır.

Birisi açıkça yanlış yapıyor, haksızlık yapıyor, ahlaksızlık yapıyor…

Ama öyle süslü bir gerekçe sunuyor ki insanlar gerçeği görmek yerine o yalana sarılıyor.

Şimdi soruyorum: Gerekçe güzel diye yanlış doğru mu olur?

Bu gidişle hiçbir şey bize garip gelmemeye başlayacak. Yavaş yavaş her kötülüğe alışıyoruz.

Herkesin yaptığı yanlışları “normal” kabul etmeye başlıyoruz.

Çünkü işimize geliyor. Çünkü kolayımıza geliyor.

Ve böyle giderse, daha selaya bile gelmeden içi boş, ruhsuz, sadece yaşayan bedenlere dönüşeceğiz.

Belki yaşıyor gibi görüneceğiz ama aslında çoktan insanlığımızı kaybetmiş olacağız.

Ahlakın olmadığı yerde hiçbir şey ayakta kalmaz. Ne toplum kalır ne güven kalır ne de gerçek anlamda insan kalır.

Bizi insan yapan tüm değerler, ahlakın etrafında şekillenir. Ama biz o temeli kendi ellerimizle söküyoruz.

Bugün etrafımıza bakalım: Esnafından memuruna, işçisinden çiftçisine kadar her yerde aynı manzara.

Elbette istisnalar var; işini hakkıyla yapan insanlar hâlâ var. Ama dürüst olalım, çoğunluk bu değil.

Yakıt fiyatı artıyor, bununla ilgisi olmayan herkes zam yapıyor. Bu fırsatçılık değil de nedir?

Bu açıkça ahlaksızlık değil mi?

Bir kurumda çalışan kişi, mesai saatinde işini yapmak yerine bambaşka şeylerle vakit geçiriyor.

Bu sadece tembellik mi, yoksa sorumluluğa ihaneti mi?

Bir gün yağmur yağıyor, ulaşım aksıyor; ertesi gün her şeye zam geliyor. Bu nasıl bir mantık?

Bu nasıl bir vicdan?

Bunlar küçük örnekler. Ama bu küçük görülen şeyler, aslında çürümüşlüğün en net göstergeleri.

Kendimize dürüst olalım: Sorun sistemde değil, önce bizde. Çünkü biz sessiz kaldıkça, biz görmezden geldikçe, biz bahanelere sığındıkça bu düzen aynen devam edecek.

Artık sormamız gereken soru şu: Gerçekten insan gibi mi yaşıyoruz, yoksa sadece yaşıyor gibi mi yapıyoruz?

Eğer ahlakı hayatımızın merkezine koymazsak, kaybedeceğimiz şey sadece değerlerimiz olmayacak; bizzat insanlığımız olacak.