Bir nehre uzaktan baktığınızda, eğer yatağında önüne çıkan hiçbir engel yoksa, ağır ağır akıyormuş gibi görünür.

Hızını hissetmeyiz.

Ta ki yoluna taşlar, kayalar, kıvrımlar çıkana kadar. İşte o zaman suyun ne kadar hızlı aktığını fark ederiz.

Oysa değişen nehrin hızı değildir; sadece akış, gözle görülür hâle gelmiştir.

Çünkü su artık bir yerlere çarpmakta, iz bırakmaktadır.

Zaman da bizim için aslında tam olarak böyledir.

Sık sık ‘zaman ne kadar hızlı geçiyor’ diye yakınır dururuz. Yıllar ilerledikçe bu cümle neredeyse ortak bir şikâyete dönüştü. Ama nedense bu yakınmayı yaparken, hayatın içine eklenen onca şeyi görmezden geliriz.

Sanki zaman kendi başına hızlanmış gibi…

Hep söyleriz: ‘Eskiden zaman yavaştı, her şeye yetişirdik. Şimdi göz açıp kapayıncaya kadar hafta bitiyor.’

Peki gerçekten öyle mi?

Beyin yeni deneyimleri uzun, rutinleri kısa algılar.

Eskiden etrafımızda bu kadar çok şey yokken, bugünle neyi kıyaslayarak zamanın hızlandığını söylüyoruz?

Bir durup düşünelim. Eskiden zamanımızı tüketen şeyler nelerdi, şimdi neler var?

En basit örnek: ‘akıllı’ denen cep telefonları.

Evet, cihazlar akıllı olabilir ama aklı neye göre tanımladığımız ayrı bir yazının konusu.

Fakat şu bir gerçek ki, bu cihazlar hayatımıza girdiğinden beri zaman algımız ciddi biçimde değişti.

Sosyal medyaya bir giriyoruz; ‘bir bakayım’ demeye kalmadan kafamızı kaldırdığımızda üç saat geçmiş.

Ne yaptık peki o üç saatte?

Çoğunun ne işe yaradığını bile anlamadığımız, hatta bir kısmıyla dalga geçtiğimiz videoları tükettik. Sonra akşam bir yerde oturup, azıcık da olsa eş dostla sohbet edebilme fırsatı yakaladığımızda, dilimize pelesenk olmuş o cümleyi tekrar ediyoruz: ‘Zaman çok çabuk geçiyor.’

Zaman hızlanmadı, çoğumuz artık bir işi yaparken sadece ona odaklanmıyoruz.

Yemek yerken ekran, sohbet ederken bildirim, yürürken kulaklık…

Zaman değil, dikkatimizi bölüyoruz.

Bölünen dikkat, bütünlüğünü kaybetmiş bir hayat demek.

Biz, önünde engel olmayan bir nehir gibi kendi hâlimizde akıp giderken, etrafımıza sayısız engel yerleştirdik. Zaman artık bir yerlere çarpıyor, bölünüyor, parçalanıyor. Biz de bu çarpışmaları ‘hız’ sanıyoruz.

Değişen zamanın debisi değil; zaman geçirdiğimiz şeylerin sayısıdır.

Çok değil, 20–25 yıl önce mahallede bir pastane olurdu, bir de kahvehane. Bu ikisi arasında zamanı ne kadar hızlı tüketebilirdiniz ki?

Şimdi başınızı kaldırdığınızda etrafınız yüzlerce seçenekle dolu.

Oradan oraya savrulurken zamanın nasıl geçtiğini fark etmiyoruz.

Bu yoğunluk, bize zamanın hızlandığı hissini veriyor. Değişen tek şey bu.

Belki de yapmamız gereken sakince oturup etrafa bakmak ve geçmişle bugünü dürüstçe kıyaslamaktır.