Geçtiğimiz yıllardan itibaren artarak yükselen gerilim ve soğuk savaş havası yerini artık sıcak saldırılara bıraktı.

Bir tarafta İsrail ve onu destekleyen başta Amerika Birleşik Devletleri olmak üzere birçok batılı devlet varken, diğer tarafta ise tek başına duran İran İslam Cumhuriyeti bulunmakta.

Saldırıların olduğu coğrafyaya yakınlığı sebebiyle Türk halkı olarak hepimiz bu sıcak durumu oldukça yakından takip ediyoruz.

Savaşın cephelerinden birisi ile kara sınırımız bulunurken, savaşın bir diğer önemli cephesi İsrail ile de kara yoluyla resmen sınırımız olmasa dahi aslında sandığımızdan çok daha yakın durumdayız.

Peki bu gerilimde Türkiye Cumhuriyeti’nin konumu nerede bunu mercek altına almamız gerekiyor.

Gerilimin başlangıcı nasıl gerçekleşti?

Aslında bu sorunun cevabını bulmak için çok da geriye gitmemiz gerekmiyor.

Hepimizin bildiği üzere Orta Doğu coğrafyası yıllardır kaynayan bir kazan gibi.

2000’li yılların başından itibaren bu coğrafyada kan ve gözyaşı yıllardır birlikte akar durumda.

20 Mart 2003’te ABD’nin başını çektiği Çokuluslu Koalisyon Güçleri’nin Irak’a düzenlediği harekât ile süreç başladı diyebiliriz.

Devrik Irak lideri Saddam Hüseyin’in 5 Kasım 2006’da Irak Geçici Hükümeti tarafından idamı ile Orta Doğu’da her şeyin her an değişebileceğini tüm Dünya canlı yayında tanıklık etmişti.

Ardından 2010’lu yılların başında Tunus’ta alevlenen Arap Baharı birçok Arap ülkesini etkisi altını almış, bazısı kısa sürede bazısı ise uzun yıllar süren karışıklıklar ve iç savaşlar ile mücadele etmek durumunda kalmıştı.

17 Aralık 2010'da başlayan gösteriler şiddete evrilmeden Zeynel Abidin Bin Ali'nin 14 Ocak 2011'de koltuktan inmesi Tunus'a demokratik geçişi sağlayan tek ülke olma payesini kazandırdı.

Bu gelişmeye rağmen günümüzde Tunus’ta hala siyasi hayatın bir düzene oturduğunu söylemek doğru olamaz.

Tunus’taki gelişmeler yerini aynı dönemde Abdulfettah el-Sisi önderliğinde gerçekleşen darbe ile yerini Mısır’a bırakmış ve Mısır lideri Hüsnü Mübarek gücü devretmek durumunda kalmıştı.

Günümüzden geçmişe baktığımız zaman Mısır’ın hala daha darbe öncesi istikrarı ve gelişmişliğini yakalayabildiğini söyleyemeyiz.

Bu süreci zorlu geçiren bir diğer Arap ülkesi ise su götürmez bir şekilde Libya.

Albay Muammer Kaddafi’nin kendi halkı tarafından 20 Ekim 2011’de linç edilmesi ile karanlığa sürüklenen ülkede günümüzde siyasi birliğin sağlanamadığını görmekteyiz.

Ülke silahlandırılmış yüzlerce milis gücünün kendi derebeyliğini kurmaya çalıştığı bir döneme tanık oldu.

Bir süre sonra Derne-Sirte hattında IŞİD de devreye girdi.

2014'te seçimin sonucunu kabul etmeyen İslamcılar ve müttefikleri görev süresi dolmuş Milli Genel Kongre ile yollarına devam ederken, ilk Temsilciler Meclisi'nde çoğunluğu elinde bulunduran kanatlar parlamentoyu Trablus'ta açamayınca Tobruk'a taşıdı.

Libya Ulusal Ordusu'nu organize eden Halife Hafter de Tobruk kanadının askeri gücü olarak öne çıktı.

Böylece ülke iki parlamento, iki hükümet, iki ordu, onlarca silahla örgütün elinde ülke bölündü.

Barışçıl gösteriler karşısında ufak bir dış müdahaleyle iktidarın el değiştirdiği Yemen, iç bölünmeler ve bölgesel güç mücadelesi ile ağır bir yıkıma maruz kaldı.

Aşiretler ve selefi gruplar üzerinden Yemen'de nüfuz sahibi olan Suudi Arabistan, Amerikan destekli 'Körfez İnisiyatifi' ile 27 Şubat 2012'de Ali Abdullah Salih'i kızağa çekip, yardımcısı Mansur Hadi'yi başkanlık koltuğuna oturttu.

Suriye'de devrim arayanlar Bahreyn'de tankların gücüyle sivil öfkeyi bastırıp iktidarı perçinledi.

Sünni azınlığa dayalı Halife hanedanlığı Suudi Arabistan liderliğindeki Körfez İş birliği Konseyi'nin NATO'su sayılan Yarımada Kalkanı'nın askeri müdahalesiyle kurtuldu.

Müdahale Şiilerin çoğunlukta olduğu ülkede iktidar değişiminin Bahreyn'i İran'ın arka bahçesine dönüşeceği korkusuna dayanıyordu.

Gösteri yasağı, infaz, tutuklama, işkence, işten atma taktikleriyle iktidar korundu.

Hasta olmasına rağmen beşinci dönem seçime girme kararı Abdulaziz Buteflika'yı koltuğundan indiren gösterileri tetikledi.

Ordunun etkili olduğu bu süreçte ülke Abdulkadir bin Salih'in liderliğinde 12 Aralık 2019'da seçime gitti.

Katılımın düşük olduğu seçimde eski Başbakan Abdulmecid Tebbun zaferle çıkarken, muhalefet hareketi 'Hirak' mutsuzdu.

Çünkü muhalefet için reform yapılmadan sandığa gidilmesi eski rejimin yeni yüzlerle yoluna devam etmesinden başka bir şey değildi.

Mezhep-din tabanlı bölüşüm sisteminin cari olduğu Lübnan iç savaşların üzerine kurulmuş dehşet dengesinin emrettiği temkinlilikle olup bitenleri sessizce izledikten sonra Ekim 2019'da patladı.

Öfkenin altında yatan nedenler mezhepçi iktidar bölüşümü, yolsuzluk, kayırmacılık, partileri kontrol belli başlı ailelerin elindeki rant çarkı, su, elektrik ve akaryakıt sıkıntılarıydı.

Öfkeyi Hizbullah ve müttefiklerine yöneltme çabaları nedeniyle isyan ABD'nin İran'ın bölgedeki kollarını kesmek için geliştirdiği 'azami baskı' stratejisinin bir parçası olarak algılandı.

Hizbullah'a göre gösteriler 'direnişe karşı bir komplo' idi. İsyan başbakanlık koltuğuna Saad Hariri'nin yerine teknokrat Hassan Diyap'ı taşıdı.

9 Temmuz 2011’de Güney Sudan’ın bağımsızlık ilanı ile bölünen ülkede günümüzde hala daha yüzlerce kişinin canını kaybettiği bir iç savaş süreci hâkim.

Şüphesiz Arap Baharı’ndan en çok etkilenen ülke Suriye oldu.

Mart 2011’de başlayan isyanlar yerini iç savaşa ve teröre teslim etti.

Milyonlarca insan evinden, yurdundan olurken, sınır komşusu olarak bu savaşın sonuçlarıyla en fazla yüzleşen ülke Türkiye oldu.

Geçtiğimiz yıl Beşşar Esad’ın ülkesini terk etmesiyle yönetim el değiştirirken, günümüzde gerçekleşen barış görüşmelerinden hala tam bir çözüm çıkmış değil.

İsrail, bütün bu olaylar sonucunda uluslararası kamuoyunda yürütülen algı operasyonları ve askeri yatırımları ile bölgede güç sahibi olan ülkelerden birisi oldu.

Yıllardır Filistin topraklarında süregelen olaylar yerini insanlık dışı olan soykırıma bıraktı.

Bu süreçte Hizbullah ile gerçekleşen çatışmalar ile siyasi etki alanı Lübnan topraklarına taşıyan İsrail, geçtiğimiz yıllarda da Şam’ın eteklerine kadar girerek Suriye topraklarında da gücünü arttırmış oldu.

Geçmişten beri birçok kez savaş ile karşı karşıya gelen Suriye ve İsrail günümüzde de bu geleneklerini sürdürüyor.

İran’ın resmen olmasa dahi destekleriyle İsrail’in karşısında cephe aldığı herkesin yıllardır bildiği bir gerçekti.

Bu gerilimi en üst düzeye taşıyan olay ise 1 Nisan 2024’te Şam’da İran Konsolosluğu’nun bombalanması oldu.

Bu saldırıda İran ilk defa üst düzey komutanlarını kaybetmiş oldu.

Bu saldırıya misilleme olarak ise İsrail topraklarına yüzlerce füze ve İHA saldırıları gerçekleştirildi.

Bu saldırılar ABD ve müttefik güçlerle savunulsa bile İran Ekim ayında tekrardan İsrail’e saldırıda bulundu.

Bu sefer karşılık gecikmedi ve İsrail’de ilk defa İran topraklarını açık bir şekilde vurdu.

İsrail, 13 Haziran 2025’te İran’da bulunan Nükleer Tesislere, askeri üslere ve üst düzey komutanlara saldırıda bulundu.

Burada en çok dikkat çeken detay üst düzey İran’lı komutanların adreslerinin nokta atışı tespiti ve imhası oldu.

Bu saldırılarda birçok İran’lı komutan hayatını kaybederken İran’dan karşı saldırı gecikmedi.

İsrail, başkent Tahran dahil birçok noktayı hedef alırken savaşın karşı cephesi olan İsrail’de de Tel Aviv sokaklarından dumanlar yükseliyordu.

19 Haziran’da İran’da bulunan nükleer tesise fiilen saldıran Washington yönetimi resmen bu savaşın bir parçası olduklarını bütün Dünya’ya duyurmuş oldu.

Bu saldırı karşısında ne yapacağı merakla beklenen İran ise 23 Haziran’da Katar’da ABD üssünü vurarak karşılık verdi.

Gerilim, 24 Haziran’da yapılan ateşkes ile son bulurken bütün Dünya bu savaşın sadece başlangıç olduğunun farkındaydı.

2025 sonlarında İran’ın zenginleştirilmiş Uranyum rezervinde artışa gitmesi gerilimi tekrardan yükselten adım oldu.

%90 oranında zenginleştirilmiş Uranyum’un silah yapımında kullanılması kabul edilirken Tahran’ın bu hamlesi rakip devletlere adeta bir mesaj niteliğindeydi.

Bütün bu gelişmelerin sonunda ateşkes müzakereleri durma noktasına geldi.

Dünya kamuoyu ise 28 Şubat’ta Tahran’a gerçekleşen büyük saldırıya tanıklık etti.

Bu saldırıda birçok üst düzey İran’lı komutanın yanı sıra en dikkat çeken gelişme İran Dini Lideri Ali Hamaney’in hava saldırısı sonucu öldürülmesi oldu.

Ülke dışında yaşayan İran vatandaşlarının bir kısmı tarafından büyük sevinçle karşılanan bu haber, ülke içinde ise öncesinde matem ardından ise intikam çağrısına dönüştü.

İran’ın bu gelişme sonucu alacağı aksiyon merakla beklenirken İran öncelikle Hürmüz Boğazı’nı geçişe kapattı ardından ise bölgede bulunan bütün ABD üslerine ve bu üslere sahiplik yapan ülkelere saldırı düzenledi.

Bütün askeri üsleri hasar alan ABD’ye Güney Kıbrıs’ta bulunan üssünü açan İngiltere’de bu saldırılardan nasibini almış oldu.

Bu gelişmenin ardından gerilimin yayıldığı coğrafya ise iyice artmış oldu.

İsrail’in İran’da önce bir okulu ardından ise bir sivil hastaneyi hedef alması ise Uluslararası Savaş Hukuku kurallarının sadece kâğıt üstünde yazılmış bir mürekkep izinden öteye gidemediğini tüm çıplaklığıyla bir kez daha gün yüzüne çıkardı.

İsrail bu gelişmeler yaşanırken bir savaş ilanı da Lübnan’a yaparak Beyrut’u bombardıman yağmuruna tuttu.

Bütün bu olaylar yaşanırken Washington, 3 adet F-15 tipi savaş uçağının Kuveyt tarafından dost atışı ile düşürüldüğünü açıkladı.

Bu saldırılardan en çok etkilenen şehirlerin başında ise Dubai geldi.

ABD’ye yakınlığı sebebiyle füzelerin hedefi olan Dubai’de birçok turist ve sivil vatandaş sığınaklara sığındı.

Peki şimdi ne olacak?

Bölgede suların uzun süre durulmayacağını tahmin etmek hiç de zor değil.

İki tarafın da gözünü kararttığını kolaylıkla görebiliyoruz.

Burada önemli olan konu ilk olarak hangi tarafın tükeneceği.

Kendi topraklarından oldukça uzakta savaşan ABD bu şartları ne kadar daha sürdürebilir belli değil.

Netenyahu’nun bütün bu savaşı Almanya’dan yönettiği dün medyaya düşmüştü.

İsrail bu kadar fazla cephede savaşmaya ne kadar devam edebilir o da bir başka soru işareti.

İran’ın doğu sınırında başlayan bir başka savaş olan Afganistan-Pakistan Savaşı ise tüm şiddetiyle devam etmekte.

İran’da bulunan 35 milyondan fazla Türk nüfusunun akıbeti ne olacak merakla beklediğimiz bir başka konu.

Bölgeye baktığımızda olası İsrail başarısında İsrail’in daha fazla güç kazanması Türkiye için değerlendirilmesi gereken bir başka önemli konu başlığı.

Yine sınırımızda yaşanması muhtemel bir başka güç dalgası Türkiye ekonomisini ve sosyolojisini ne şekilde etkiler bir başka bilinmez.

Sınır güvenliği konusunda Suriye İç Savaşı’nda çok başarılı bir sınav veremeyen Türkiye’yi şimdi bir başka zorlu mücadele bekliyor.

NATO üyesi olan Türkiye bu savaştan ne kadar uzak kalabilir bilinmezken, savaşla sınır komşusu olan ülkemiz için zorlu bir dönem ufukta gözüküyor.

Savaşın ilk gününden artan piyasalar hali hazırda bıçak sırtında olan Türk ekonomisini epey zorlayacak duruyor.

Bu gerilimin daha fazla sivil ve ekonomik kayıp vermeden bitmesini temenni etmekten başka çaremiz yok şu an.